İnsanlığın en büyük trajedileri ve en büyük mucizeleri genellikle gözden uzak, coğrafyanın en sertleştiği yerlerde yaşanır. Sibirya’nın uçsuz bucaksız, balta girmemiş tayga ormanları da bu hikayelerden birine, belki de en sıra dışı olanına tam kırk yılı aşkın bir süre boyunca ev sahipliği yaptı. Takvimler 1978 yılını gösterdiğinde maden aramak için helikopterle bölgenin üzerinde uçan Sovyet jeologlar, medeniyetten binlerce kilometre uzakta, insan eliyle yapılmış bir kulübe gördüklerinde gözlerine inanamadılar. Çünkü haritalara göre orada hiçbir insan yaşamıyordu, yaşaması da doğanın kanunlarına aykırıydı. O kulübenin içinde, dış dünyada ikinci bir dünya savaşının yaşandığından, insanın Ay’a ayak bastığından ya da televizyon diye bir icadın olduğundan tamamen habersiz bir aile yaşıyordu. Onlar, zamanın ve insanlığın unuttuğu Lykov ailesiydi. Peki bu aile neden böyle bir hayat tarzı benimsediler kendilerini dünyadan izole bir yaşama mahkum ettiler. Bu aile ilk insan teması nasıl sağlandı Endişe korku varmıydı hayatları nasıl dünya kamu oyunda bir ses getirecekti.
Medeniyetten Kaçış ve Ormanın Derinlikleri

Hikaye aslında 1936 yılında, Sovyet rejiminin dini baskılarından kaçan Karp Lykov’un, eşini ve iki çocuğunu yanına alarak Sibirya vahşi doğasının kalbine doğru yola çıkmasıyla başladı. Lykov ailesi Hristiyanlığın Eski İnananlar mezhebine mensuptu ve rejim tarafından tehdit ediliyorlardı. Yanlarına sadece birkaç parça eşya, biraz tohum ve kutsal kitaplarını alarak dünyanın en acımasız iklimlerinden birine doğru yürüdüler. Bu yürüyüş aslında bir insan oğlunun her geçen gün değişen medeniyet yapısından kaçıştı.
Ormanın o kadar derinlerine ilerlediler ki, bir daha hiç kimsenin kendilerini bulamayacağından emin olduklarında durup çam ağaçlarından bir kulübe inşa ettiler. Zaman içinde bu vahşi doğada iki çocukları daha dünyaya geldi. Yeni doğan bu çocuklar, anne ve babalarının anlattığı hikayeler dışında insanlığa, şehirlere veya modern dünyaya dair hiçbir şey bilmiyorlardı. Onların tek gerçeği, kışın eksi kırk dereceleri bulan dondurucu soğuklar, vahşi hayvanlar ve hayatta kalma mücadelesiydi. Bu çocuklar aileleri tarafından ne kadar kısmı dünya hakkında bilgiler verildi. Eğitimleri nasıl verildi kendileri hiçmi insanların yaşadığı topraklara hiç gittilermi yoksa tam bir izole hayatmı sürdüler.
Açlıkla Geçen Yıllar ve Demir Bir İrade

Sibirya’da teknoloji olmadan yaşamak her gün ölümle kumar oynamak demekti. Yanlarında getirdikleri birkaç parça metal kap zamanla çürüyüp paslandığında, yemek pişirmek bile imkansız bir hal aldı. Ağaç kabuklarından çarıklar yaptılar, kıyafetleri paralandığında kenevir liflerinden yeni giysiler dokudular. Temel gıdaları sadece patates ve çavdar olan bu aile için en büyük işkence ise tuzsuzluktu. Karp Lykov, yıllar sonra kendilerini bulan jeologlara, hayatlarında en çok özledikleri şeyin tuz olduğunu söyleyecekti. 1961 yılında yaşanan büyük bir don olayı ormandaki tüm ürünleri yok ettiğinde aile kelimenin tam anlamıyla açlıkla yüzleşti. Anne Akulina, çocukları hayatta kalabilsin diye kendi payından vazgeçti ve açlıktan hayatını kaybetti. Fakat geride kalanlar, doğaya karşı gösterdikleri inanılmaz bir iradeyle bir şekilde nefes almaya devam ettiler. Bu kadar ilkel bir hayatı seçmeleri sadece inanç meselesi olduğu değildi tabi. O dönemin dayatmaları yeni çıkan teknolojiler belki yaşam tarzılarında yaşanan inanca aykırı hayatlar. Onları bu önlemi almaya belkide sürükleyen bir neden ola bilirdi.
İlk Temas ve Modern Dünyanın Getirdiği Lanet

Jeologların 1978 yılında kulübenin kapısını çalması aile için adeta başka bir gezegenden gelen varlıklarla karşılaşmak gibiydi. Çocuklar hayatlarında ilk defa selofanın parıltısını gördü, modern kıyafetleri inceledi ve dışarıda akan devasa bir dünya olduğunu öğrendi. Bu öğrendikleri onları dış dünya nasıl bir yer gibi heyecan versede aslında 40 yıllık bir dünyadan izole hayatında sonuna gelmişlerdi. Ancak bu karşılaşma ne yazık ki mutlu bir sonla bitmedi. İnsanlıktan uzak geçen kırk yıl, ailenin bağışıklık sistemini tamamen sıfırlamıştı. Bizim için çok basit bir soğuk algınlığı veya mikrop, onlar için ölümcül bir silaha dönüştü. Jeologlarla temasa geçtikten sadece birkaç yıl sonra, çocuklardan üçü sırayla hayatını kaybetti. Kimi bir virüs yüzünden, kimi ise yetersiz beslenmenin getirdiği böbrek yetmezliğinden hayata veda etti. Baba Karp Lykov ise 1988 yılında gözlerini yumdu.
Tayganın Son Sahibi Agafia Lykova

Bugün bu trajik ve gizemli dosyadan geriye sadece tek bir kişi kaldı. Ailenin ormanda doğan en küçük kızı Agafia Lykova, şu an seksenli yaşlarında olmasına rağmen halen Sibirya’nın o amansız doğasında, ailesinin kurduğu o eski kulübede tek başına yaşıyor. Yetkililer ve gönüllüler ona defalarca modern şehirlere taşınmayı, sıcak bir evde yaşamayı teklif etti. Fakat Agafia, modern dünyanın gürültüsünü ve karmaşasını her seferinde reddetti. O, doğduğu ve tüm ailesini gömdüğü o vahşi topraklarda, medeniyetin kirletemediği o mutlak sessizlikte yaşamayı seçti. Lykov ailesinin kırk yıllık sırrı, insanın hayatta kalma arzusunun ne kadar sınır tanımaz olduğunu gösteren, tarihin en hüzünlü ve en gizemli sayfalarından biri olarak kalmaya devam ediyor. Bütün ailesini kaybeden Agafia artık dış dünya dan sonradan gördükleri hayatı benimsememiş ve orada ailesinin mezarlarına yakın o kulübede hayatını sürdürdü. 2026 yılı itibari ile halla hayatta kalan ailenin tek kızı hayatta olduğu ve yaşı gereği insanların yardımları ve sağlık hizmetlerinden faydalanmaktadır.